Screamadelica, Ne İlkel Çığlık Ama

Geçen Eylül, Kabak Vadisi’nin tepesindeki şelaleye tırmanıp vadiye doğru baktığımda, içimde nereden geldiği belirsiz bir bağırma isteği hasıl oldu ve Tarzan gibi nara attım göğsümü yumruklamadan. Vadideki eko, yanımdaki Yenal kokosu ve karımdan çok beni şaşırttı. Ama tuhaf bir rahatlama hissini de yanında getirdi. Ardından bir daha (bu sefer bir külhanbeyi gibi) bağırdım. Sesim daha da gür çıktı. Daha da rahatladım. Nihayet, Tarzan’ı, külhanbeyini bir tarafa bırakıp, öyle bir çığlık attım ki, çıkan ses hepimizi şaşırttı. Rahatlama inanılmazdı. Galiba Arthur Janov (*) haklıydı. İlkel çığlık tedavi ediyordu. Yirmi yıl evvel çıkan Primal Scream’in efsane albümü Screamadelica’nın ettiği gibi.

 

Bu yazı, tabii ki kişisel terapi deneyimlerimle alakalı değil. Kişisel kanaatimce İskoçya’dan çıkan en iyi müzik grubu Primal Scream’in Primal Scream olduğunu tüm dünyaya ilan ettiği albümü Screamadelica’nın çıkışının 20. yılı nedeniyle albüm remastered olarak yayınlandı ve Primal Scream de bu vesile ile dünyayı turlamaya başladı. Belki buralara da yolları düşer diye heyecanlanmakla birlikte konuyu daha fazla uzatmadan, Screamadelica niye çok önemli bir albümdür, onu diyeceğim artık.

 

Seneler 1991’i gösterdiğinde, Primal Scream geride iki albüm bırakmış ama henüz müzik eleştirmenlerinin ve müzikseverlerin ilgisine mahzar olamamıştır. Gerçi C86’in (**) açılış parçası “Velocity Girl” ile belli bir dinleyici kitlesini yakalamışlar, ama başta esas adam Bobby Gillespie olmak üzere yaptıkları müziğe kendileri bile ikna olmamış, müzikal ifadelerini oturtamamışlardır. Bu arada Britanya Manchester’dan gelen ritme kapılmış, işi daha da ileri götürerek rave’lemeye başlamıştır. Hem rave ortamlarından, hem de bu ortamların olmazsa olmazı uyuşturuculardan bihaber olan Gillespie ve biraderleri, “N’oluyo lan burda?” diyerek alan araştırması yapmaya başlarlar. Bir rave durumunda Hacienda’nın (***) mühim DJ’lerinden Andrew Weatherhall (The Sabres of Paradise, Two Lone Swordsmen vs.) ile tanışırlar ve “Arada çalarsın,” diyerek Primal Scream albümünden “I’m Losing More Than I’ll Ever Have”i verirler kendisine. İşte hadise böyle başlar.

 

Weatherhall, şarkıyı alır, Eddie Brickel’ın “What I’m”inin İtalyan bootleg miksindeki bir davul loop’u, Peter Fonda’nın B-Movie’si The Wild Angels’tan bir konuşması ve Gilliespie’nin Robert Johnson’ın “Terraplane Blues”unu söylediği bir satırla miksleyerek “Loaded”ı ortaya çıkarır ve şarkı grubun ilk hit’i olarak Birleşik Krallık listelerinde 16. sıraya ulaşır. Böylece Primal Scream aradığı ilhamı bulur. Weatherhall’ın yanına, ambient techno üstadları The Orb, Weatherhall’un Bocca Juniors’tan grup arkadaşı ve remix canavarı Hugo Nicholson, house’cu Hypnotone tayfası ve Jimmy Miller’ı (Başta Rolling Stones’un Beggar’s Banquet’i olmak üzere pek çok efsane albümün mimarı, ki Primal Scream’in ilk iki albümdeki çakma Stones durumunu, bu albümün ardından gelecek Give Out But Don’t Give Up’ın sound bütünlüğü düşünüldüğünde, tımar eden kişi) prodüktör koltuklarına oturtarak albüm kaydına girerler.

 

Kayda girişin hikâyesi bu. Ama kaydın zamanlaması neye denk geliyor diye de bakmak lazım biraz. Çünkü Screamadelica’nın önemini anlamak için çığır açıcı sound’u yanında karşılık geldiği gençliğe de bakmak gerekiyor. Başını Happy Mondays ve Stone Roses’ın çektiği Manchester sound’unu, nam-ı diğer Madchester kafası, bütün İngiltere’yi partilemeye davet ediyordu. Mod’ların bütün hafta it gibi çalışıp, haftasonunu speed desteğiyle Cuma akşamından pazartesi işe gidinceye kadar tek gün olarak yaşama isteğinin ‘80’ler versiyonu partilemek (ya da rave’lemek) ve ecstacy idi. Bir tarafta acid geri dönmüş ve acid jazz, acid house gibi türler başta olmak üzere dans müziğinde yeni füzyonlarla kaleydeskop etkisi yaratmıştı. House müziğin Ada’daki ektisini ve onunla ilişkili uyuşturucuları da ayrıca tekrarlamak gerek ortamın müzikal zemininde. Neticede İngiliz gençliğinin topyekûn uyuşturucuyla eğlendiği ‘80’lerin ikinci yarısında, eroine geçip ziyan olanlar dışında, furyayı atlatanların kalp atışlarını sakinleştirecek bir şeye ihtiyaç vardı. Tamam, elde ambient müzik vardı ama Brian Eno tarzı ambient daha elektroniğe yeterince bulanmamış ve müsekkin olarak kullanılmaya başlamamıştı. Rave sonrası (ya da arada) sakinleşmek ihtiyacına karşılık gelen chill-out icat olmadığından ve trip hop’un gelmesine daha üç beş sene gerektiğinden, gençliğin kafa dinleyeceği, dinleneceği bir müzik lazımdı.

 

İşin tuhafı, Primal Scream’in uyuşturucuları keşfettiği ve ağır eroin mesaisine geçmeden önceki albümüdür Screamadelica. Ama Madchester kafasının da hem bitiş, hem zirve noktasıdır. Primal Scream; bu albümle, müziğe başladığı garaj ve indie içgüdüsünü, Gillespie’nin soul ve özellikle gospel hissiyatları, house, dub, funk ve hatta trance gibi türlerin farklı vuruşlarıyla harmanlayan benzersiz bir dans müziği yarattı. Sakin sakin sallanan ama kalkıp oynayacaksan da seni tutmayan bir sound. Özellikle ‘90’lara damgasını vuran trip hop türüne uzanan patikanın üstünden greyder ile geçtiler bu albümle.

 

“Loaded”ın ardından gelen “Higher Than The Sun” ve “Don’t Fight It, Feel It” 45’likleri ile daha albüm çıkmadan bütün dikkatleri üzerine çektiler. Ve Eylül 1991’de albüm çıktığında doğrudan 8 numaraya yükseldi. Albüm çıktığında grubun ağır uyuşturucu mesaisi başlamış olduğundan, onlar ne anladılar bu işten meçhul. Arada albüme adını veren “Screamadelica”nın da yer aldığı Dixie Narco EP’yi çıkarttılar ve dünyayı turlamaya başladılar. Screamadelica 1992 Mercury Ödülü’nü almak dışında, daha sonraları Select dergisi tarfından ‘90’ların En İyi Albümü seçildi. Q dergisi, Pitchfork, Channel 4 gibi daha başka birçok medyada da hâlâ Britanyalı En İyi 100 Albüm, Tüm Zamanların En İyi Yüz Albümü, ‘90’ların En İyi Albümleri gibi pek çok listede yer alıyor. Albümün kapak çalışmasından da iki kelam edilmeli, çünkü 2010’da Royal Mail (Birleşik Krallık’ın posta hizmeti) tarafından “Klasik Albüm Kapakları” başlıklı pul serisine seçilen 10 albüm kapağından biri oldu. 2005’te intihar eden Screamadelica’nın plak şirketi Creation Records’un kurumsal tasarımcısı Paul Cannell, ayrıca başta Manic Street Preachers olmak üzere pek çok albüme kapak tasarladı.

 

“Loaded”da kullanılan sample’ları saydık. Ama Screamadelica’da kullanılan diğer materyale bir göz attığımızda, grubun esin kaynaklarına göndermelerle bir saygı duruşu niteliği de var albümün. Açılıştaki “Moving on Up” mesela klasik Rolling Stones akorlarıyla açılıp, Can’in “You Do Right”ından bir satır içeriyor. İkinci şarkı “Slip Inside This House” 13th Floor Elevetors’un 1967 tarihli şakısının bir versiyonu ve sonundaki kahkaha funk devi Sly Stone’a ait. “Inner Flight”ta Brian Eno’nun “The Great Pretender”ından bir sample kullanılmış. “Come Together”da ise Amerikan sivil aktivisti Jesse Jackson’un bir konuşması yer alıyor. Sample’ları tek tek yakalamak zor iş, burada sıralamak da sıkıcı olabilir. Ama burada verilen örnekler Primal Scream’in esinleri hakkında fikir verecektir.

 

Primal Scream’in 2006 tarihli albümü Riot City Blues albümü çıktığında başka bir dergiye yazdığım bir yazıya “Alemin Tersten Bukelemunu Gillespie ve Taifesi” diye başlık atmışım. Gillespie ve grubunun (grup elemanları o kadar çok değişti ve hâlâ değişiyor ki) yaptığı müziğe müzik camiasının uyum sağlamasına gönderme yapmak için. Çünkü hemen her albümde farklı bir kulvara girdi Primal Scream. Alemin esas bukalemunu David Bowie’nin inanılmaz seziciliğiyle gelmekte olan müzik akımını önceden muştulayan albümleri gibi değildi bunlar. Ama ortamın müzikal fotoğrafını çekip “durum budur” saptaması yaptılar hep. Hem müzikal, hem tavır olarak. Onlar duruma işaret edince de hem dinleyicileri hem de müzik piyasası hadiseye aydı. Screamadelica sonrası gelen Give Out But Don’t Give Up ile Rolling Stones tarzı testosteren yüklü azgın parçalarla Gil Scott Heron’un prodüktörlüğünde neredeyse ’70 başları kadar funk şarkıları bir araya getirerek bir sürü yeni parti şarkısı yaptılar. Vanishing Point ile basa geçen Stone Rose “Mani” ile en karanlık albümleriyle Manchester sound’una cenaze müziği yazdılar. XTRMNTR ile NiN kadar endüstriyel ve politik olabileceklerini gösterdiler. Evil Heat’te yine politik mevzuları daha popüler isimlerle daha kolay dinlenebilen bir müziğe yedirdiler ve 2000’ler sonu electronica’sından beslendiler. Riot City Blues ile southern rock gibi alakasız bir türe daldılar. 2008’deki son albümleri Beautiful Future belki “bukalemun” tanımlamasına uymayan tek albümleri, diğerleri yanında da biraz sönük kalıyor.

 

Screamadelica’ya geri dönersek, albüm pek çok yerde “hem zamanının yansıması, hem zamansız” biçiminde tanımlanıyor. Katılmamak mümkün değil bu tanıma. Hele remastered haliyle albümdeki ses işçiliği daha da belirginleşmiş. Kulaklığı takıp albüme dalınca ‘91 İngiltere’sini hissetmek mümkün. Hâlâ kabinde olduğum her haftasonu elimin bu albüme gidip bir iki şey çalmak istemesi ise -en azından bana- bu albümün her sallanmak isteyen bünyeye şifa niyetine dinletilebileceğini gösteriyor.

 

kargamecmua, Mayıs 2011

(*) Primal Scream isimli kitabıyla ünlü olan Arthur Janov, erken dönem travmalarını tedavi etmek için primal therapy (ilkel terapi) isimli bir yöntem geliştirdi. Terapinin bağırarak, çığlık atarak sağaltma gibi yöntemleri var.

(**) NME’nin okuyucularına hediye ettiği Casette 86 (C86) albümünde yer alan gruplara zorlama bir isimle C86 grupları deniyor ve C86 bir müzik türü olarak müzik tarihine geçmiş durumda.

(***) Happy Mondays, Joy Division, New Order gibi Manchester’lı grupların plak şirketi ve Manchester sound’unun mimarı Factory Records’un efsane kulübü.

Reklamlar
Published in: on Ağustos 17, 2011 at 1:49 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,

Alemin Tersten Bukalemunu Gillespie ve Taifesi

Şaşırıyorum açıkçası. Primal Scream’in son albümü “Riot City Blues”dan çıkan son single “Dolls”u izliyorum. Sanırsın ki Mick Jagger etrafına bir sürü güzel toparlamış, rock’n’roll’un nimetlerini övüyor, “Bakın nasıl eğleniyoruz, rock budur, güzel hatunlar götürürsün” diyor. Bu grup daha neler yapacak merak içerisindeyim. Rolling Stones bile son albümünde politikaya soyunmuşken, “Extrmntr” albümünde muhalif söylemi ile çığıran, sonraki albüm “Evil Heart”da gemi iyice azıya alan grup bu değil sanki. Şimdi de ucuz rock klişeleri kullanarak eğlenmeye karar vermişler. Varsın öyle olsun. Onlar Primal Scream, hakları var.

“Primal Scream ne tarz müzik yapar?” diye bir soru sorulsa (ki herkes tanımak zorunda değil, çekinmeden sorulabilir bu soru) verilebilecek en doğru yanıt “Hangi albümde?” sorusudur. Her albümlerinde farklı bir tarz ile dinleyici karşısına çıkan bir gruptan bahsediyoruz. Ya da rock-hard rock-alternatif rock-psychodelic-house-acid house-trip hop-dub-southern rock-gospel-endüstriyel-elektronik gibi saçma bir cevap vermek gerekir.

Primal+Scream

Seneler 1985’i gösterirken Jesus & The Mary Chain grubunun davulcusu Bob Gillespie ve Jim Beattie Glasgov’da birincil çığlıklarını atarlar, yanlarına Robert Young’u da alarak. İlk yıllar gürültülü, ahenksiz gitarlar eşliğinde geçmişin psychodelic gruplarının etkisinde geçer. 86’da gruba Andrew Innes’de katılır ve NME dergisi okurlarına hediye edilen C86 kasetindeki “Velocity Girl” şarkısıyla isimlerini duyururlar. Ardından 87’de ilk albüm gelir, Sonic Flower Glove. İçerisinde birkaç parıltı barındıran bir ilk albümdür bu. Kayıtsız da kalınmaz bu albüme. Ardından grubun bir geleneği olan eleman değişiklikleri başlar. Bu o kadar sık gerçekleşir ve olağan bir hale gelir ki sadece Primal Scream’e giren ya da çıkan müzisyenleri yazarak bir dergi sayfası doldurulabilir. Bunu yapmayarak grubun psychodelic tarafını oluşturan kurucu üye Beattie’nin ayrıldığını ve yeni kadronun daha da gürültülü ve ahenksiz bir garaj sound’una yöneldiğini söyleyelim. Velhasıl 89 tarihli Primal Scream albümü çıkar. Bu albümde de Rolling Stones etkisi görmek esas adam Gilliespie’nin böyle bir saplantısı olduğunu gösterebilir. Ama albüm pek itibar görmez.

İlerleyen birkaç yılda İngiltere’de dominant olan dans müziğinden Gillespie’de nasibini alır. Olayın gelişimi Gillespie’nin bir önceki albümden “I’m Losing More Than I’ll Ever Have” (Sahip Olduğumdan Daha Fazlasını Kaybediyorum, sadece şarkı ismi olarak bile ilgiyi haketmiyor mu?) şarkısını bir arkadaşına vermesi ve tekrar düzenlemesini istemesiyle gerçekleşir. Arkadaş Sabres Of Paradise ve Two Lone Swordsmen isimleriyle de tanınan ve tüm dünyada gittikçe ünlenen DJ Andrew Weatherhall’dur. Ve bu remix Manchester’dan Ibiza’ya kadar bütün dans pistlerinde büyük ilgiyle çalınmaya başlar. Bu başarının ardından Primal Scream bütün dünyanın kendilerini tanımalarını sağlayan Screamadelica albümü için gerekli ilhamı almıştır artık. Gospel, caz, blues, rock gibi türlerin dans müziğiyle harmanı olan albüm 92 yılında prestijli Mercury ödülünü kazanır. Screamadelica pek çok hayranına ve müzik yazarına göre Primal Scream’in yaptığı en iyi albümdür. Moving On Up, Loaded ve Gillespie’nin 40 yıl sonra bile dinleneceğini söylediği Higher Then The Sun, yoğunluklarıyla, dinleyeni götürdükleri yerlerle (ki gitmek istenen yerlerdir oralar, her dinleyişte, her ruh halinde yenilenirler) birer başyapıt olarak kazınır zihinlere.

Sonra ilginç bir şey olur. Bir sonraki PS albümü için geçen 3 yılın ardında “Give Out But Don’t Give Up” albümü çıkar sahneye. Screamadelica’nın bütün başarısından sonra tipik bir Gillespie davranışıyla kökten bir sound değişikliğine gidilir. Albüm Nashville’de, kovboyların mekanında kaydedilir. Southern rock ve funk arası gidip gelen şarkılarıyla kazandığı yüzbinlerce yeni hayranını büyük şaşkınlığa uratır PS. Herhangi bir Cumartesi gecesi partisinde Rolling Stones’un “Satisfaction” ya da “Jumping Jack Flash”inden hemen sonra çalabileceğiniz “Jailbird” ve “Rocks” gibi buram buram Rolling Stones kokan, azdırıcı şarkıların yanında yaşayan funk efsanesi George Clinton’un prodüktörlüğünde ağır funk şarkıları “Funky Jam”, “”Struttin” ve albümle aynı isimli “Give Out…” peşpeşe akar. Acid’li haftasonu insanlarının şaşkınlığına ve eleştirmenlerin kötü notlarına rağmen “Give Out But Don’t Give Up” Gillespie’nin bukalemun bünyesi, onulmaz müzikal açlığı ve farkındalığıyla bir başka başyapıttır.

Arada “Vanisihng Point” ve gruba yaşayan başka bir efsanenin dahil olması dönemi var. Gary ‘Mani’ Mounfield, mucizevi Stone Roses’ın basçısı Mani gruba dahil olur ve grubun en karanlık, en kasvetli albümü kaydedilir. Dub vuruşlarıyla, dans ritmleriyle Madchester sound’unun cenazasi kaldırılır Mani’yle beraber. Fakat bu dönemin kasveti ve karanlığı daha çok Gillespie’nin kendine ettikleri ile alakalıdır. Müziği bir sağaltım, ruhun arınması, varoluş sebebi olarak gören Gillespie, 90’ların ikinci yarısını ağır uyuşturucu tesiri altında geçirir. Bulanık kafası müziğine de yansır.

Derken Primal Scream kendini bir kez daha aşar ve yeni binyıla XTRMNTR (Exterminator, kökünü kazıyan) albümüyle girer. Ama ne albümdür o. Nine Inch Nails’vari endüstriyel vurguların elektronik müzikle yoğrulduğu, politik sözleriyle sloganlaştırılan hitlerle dolu albümüyle PRML SCRM bir kez daha tüm dünyada yepyeni, bambaşka bir hayran kitlesi daha edinir. Ünlü harflerin tahakkümünü reddeden Gillespie, “Swastika Eyes”, “Kill All The Hippies” gibi peşpeşe hit’lerle listeleri de zorlar. XTRMNTR, gelmiş geçmiş en sert ve muhalif PS albümüdür.

Ardından gelen “Evil Heat” albümü, 9 Eylül’den önce yazılmış ve “Bomb the Penthagon” ismi bombalamadan sonra değiştirilen “Rise” ve manken Kate Moss’un da vokal yaptığı “Some Velvet Morning” şarkılarıyla gündeme gelir. Ama pek de matah bir albüm değildir. Sözler yine politiktir, müzik yine değişkendir, elektroniğe meyleder ama albüm zihinlere kazınmaz işte.

Geldik hikayenin sonuna. Primal Scream son albümü “Riot City Blues”u çıkarttı geçen ay. Adı üzerinde isyankar bir blues albümü. Rolling Stones gibi manipüle gitarların önde hünerlerini gösterdiği, saf, elektronikten uzak, kaya gibi blues. Tamam “When The Bomb Drops” (ki Nick Cave’in Kötü Tohumu Warren Ellis’de kemanıyla bu şarkıda konuk) dışında pek politik değil, biraz fazla Amerikan çınlıyor kulağa ama sonuçta Primal Scream bu. Söyleyen de Gilliespie. Biz onun blues’u yeni keşfetmiş, yeni yetme bir Amerikan kovboyu olmadığını biliyoruz. İskoç o. Britanya’nın yetiştirdiği en garip müzikal karakterlerden biri. Ne yapsa yeridir. Bizi hiç aldatmadı. Bukalemunlar ortama uyum sağlar. Gillespie ve Tayfası müzik yapınca ortam onlara uyum sağlar. Hiç utanmadan böyle bir albüm yapıyorsa vardır bir bildiği.

Ağustos 2006, Milliyet Sanat

Published in: on Ekim 29, 2009 at 8:40 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,