Arıza Kadınlar

Neredeyse bütün sanat dallarında olduğu gibi müzikte de erkek egemen bir yapı olması kadının müzik dünyasındaki anlam ve değerini eksiltmiyor. Hele bazı kadın müzisyenler var ki, erkeklerin müzik sektöründeki hegamonyalarına karşı ciddi bir tehdit oluşturuyorlar. Bu sayıda aklımıza geldiğince müzik dünyasının bu “arıza” kadınlarını bir analım dedik. İşte sanatsal ya da kişilik anlamda çıkarttıkları arıza durumlarla sektörü ya da sektördeki kadının konumunu ilerleten kadın müzisyenler.

Burada doğal olarak önce “arıza” kavramıyla ne kasdedildiği açıklanmalı ki ortak bir tanım etrafında buluşabilelim. Müzik dünyasında ya kendini var etme sürecinde ya da tabiyatı gereği bazı kadınların adı ve işleri diğerlerinden daha anlamlıdır. Bu anlam hem sektör içerisindeki kadının konumuna hem de müziğin gelişim sürecine yapılan katkılarla oluşur. Burada alınacak anlamıyla “arıza” olmak, uyuşturucu ya da kişisel rahatsızlıklar (pek gelişkin egolar mesela) etkisiyle tabloid basının ilgisine mazhar olmak değildir kesinlikle. Yine de bu kısıtlı sayfalarda pek çok isim akla gelmeyecek, bazılarına ayıp olacaktır. Yine de bu hiç yazmamaktan daha kötü olamaz.

Gerilere doğru gidince ilk akla gelen isim pek çoklarına göre cazın gelmiş geçmiş en iyi vokalisti kabul edilen Billie Holiday. Annesi plantasyon sahibi bir beyaz tararından tecavüze uğrayıp onu doğurduğunda 15 yaşındaydı. O ilk tecavüze uğradığında ise sadece 10 yaşındaydı. Siyah bir kadının değerinin sıfıra yakın olduğu bu topraklardan taşınıp New York’a yerleştiler. Biraz büyüyen Billie para kazanmak için önce fahişelik, ardından da küçük Harlem’in kulüplerinde şarkıcılık yapmaya başladı. Öyle bir sesi vardı ki, dinleyenler göz yaşlarını tutamıyordu. Dikkat çekmesi uzun sürmedi. 18 yaşında New York’un önemli kulüplerinde turlamaya başlamıştı. 1937’de Count Basie orkestrasına katılarak beyaz bir orkestrada çalışan ilk siyah kadın oldu. Ardından kayıt süreçleri geldi. Ama beyazların elindeki Tin Pan Alley (bizdeki İMÇ’nin New York’taki benzeri) iyi aranjmanları hep beyazlara veriyordu. 1939’da linç edilen siyah bir adamın öyküsünü anlatan “Strange Fruit”u kaydetmesi bütün dikkatleri üzerine çekti. O tarihe kadar böyle bir şarkının eşi benzeri yoktu müzik piyasasında. Holiday’in ağır aşk balladları alamet-i farikası oldu. Bu dönemde çalkantılı aşk yaşamı, sürekli sorunlu ilişkileri seçme konusundaki becerisinin yanına yeni bir hayat biçimi de eklendi, ağır uyuşturucular. 1947’de tutuklanarak 8 ay hapis yattı ve lisansı iptal edildi. 12 yıl kulüplerde şarkı söyleyemedi. Ama yanlış adamları seçme ısrarı da uyuşturucularla olan mesaisi de bitmedi. 1959’da, 44 yaşındayken iflas etmiş karaciğeri ve kalbi nedeniyle hastanede öldüğünde polis gözetimi altındaydı. Cebinde 70 cent vardı sadece. Ardında Colombia, Decca, Verve gibi firmalarda kaydedilmiş yüzlerce şarkı, Orson Welles dahil pek çok sevgili, açıkça ilan ettiği biseksüellik tercihi ve kendini takip edecek vokalistlere önemli bir ses kullanma tekniği ile politik duruş mirası bıraktı.

Billie Holiday’in yolunu takip eden en önemli ardılı Nina Simone, piyanist, söz yazarı ve caz şarkıcısı olarak ün yaptığı kariyerine gospel, soul, folk gibi diğer türleri de eklemesi yanında önemli bir sivil haklar savunucusu olarak dikkat çekti. İlk albümünü yaptığı 1954’den 2003’deki ölümüne kadar konser ve stüdyolarda 40 albümü kaydedildi. Tutkulu, yer yer nefessiz söylediği şarkıları kadar çalışılması zor bir sanatçı olması ve aksiliği ile ünlenen Simone, özellikle 60’larda yükselen siyah hareketin önemli bir sözcüsü de oldu. Bir kilisenin bombalanarak dört siyah çocuğun öldürülmesini anlattığı “Mississippi Goddam” 1964’de yayınlandı ve bütün güney eyaletlerinde boykota uğradı. Onun buna yanıtı ise ard arda çıkardığı şarkılar oldu. Holiday’in “Strange Fruit” yorumu, Afro-Amerikan kadınların yok olan gururu üzerine yaptığı “Images”, beyaz çocukların daha küçük yaşta nasıl ırkçı önyargılarla yetiştirildiklerini konu alan “Turning Point”, neyi anlattığı adından belli olan “I Wish I Knew How It Would Feel to Be Free” (Özgür Olmanın Nasıl Hissettirdiğini Bilmek İsterdim), Martin Luther King’in öldürülmesi üzerine yazdığı “Why? (The King of Love is Dead)” ve siyah Amerika’nın ulusal marşı sayılan “Young, Gifted and Black” bu dönemin unutulmaz çalışmalarıdır.

60’lara gelindiğinde bir arıza kadın daha çıktı piyasaya. Kendine Marianne Faithful diyen bu kadının meleksi sesi ve şarkılarının içeri değildi arıza olan. Önce eroin bağımlısı aktör John Dunbar ile olan evliliği ve boşanmasıyla gündeme geldi. Ardından Rolling Stones’la birlikte ve özellikle Mick Jagger’ın sevgilisi olarak geçirdiği hızlı günlerle. Yani tam da başta koyduğumuz tanıma göre tabloid basının ilgi odağı olan, uyuşturucu müptelası bir müzisyen olarak. Zaten onu arıza kabul etmemiz bugünlerinde kalma bilgiler değil. 70’lerin ortalarına gelindiğinde Faithful’un esamesi silinmişti artık piyasadan. Ara sıra uyuşturucu ile yakalandığı için manşetlere çıkıyordu hâlâ. Sivriliği ve seçtiği yaşamı tavizsiz biçimde sürdürmesi ile yaşadığı derin sefalet döneminde Faithful, hem de hiçbir şey üretmediği yıllarda “arıza” mertebesine ulaştı. 1979 yılındaki geri dönüş albümünde Fatihful’un meleksi sesi ve folk baladları gitmiş, yepyeni bir müzikal olgunluk gelmişti. Brecht ve Weill’ın tiyatrosunda dansetmiş Avusturya asıllı bir yahudi olan barones annesinin genlerine işlediği kabare müziğine döndü. Sesi geçirdiği hızlı yılların, onca alkol, uyuşturucu ve sigaranın etkisiyle çatallı, pes bir tondan geliyordu artık. Ve kesinlikle daha güzel. 80’lerin ortasında uyuşturucudan tamamen kurtuldu ve günümüze kadar eski yeni pek çok müzisyenin saygısı ve desteğiyle birbirinden başarılı albümler üretmeyi sürdürüyor Marianne Faithful. Geçen sene göğüs kanserini de yendikten sonra, yeni albümlerini dört gözle beklemek düşüyor bize de.

70’lerin ortasında daha punk patlamadan bir punk ortaya çıktı. Patti Smith adındaki bu asabi kadın, 60’ların sonunda performans sanatçısı, şair ve müzisyen olarak başladığı kariyerini 1975 tarihli “Horses” albümüyle taçlandırdığında büyük dikkat çekti. Şiire, dolayısıyla konuşarak şarkı söylemeye olan tutkusu pek çok ardılını etkiledi. Punk’ın öfkesine kadın sorunları ve entelektüel birikimiyle getirdiği çeşitlilikle farklılık yaratan Smith, hiçbir zaman liste başarısı sağlamamasına rağmen rock tarihinin en esin verici ve başarılı sanatçıları arasında görüldü her zaman. Müzikal kariyerinin uzunluğuna karşın az sayıda albüm üreten Smith, 1996 tarihindeki “Gone Again” albümüyle hızlandı ve 2005’e kadar 5 albüm çıkarttı (önceki 25 yılda da 5 albümü var). Artan politik karamsarlığın etkisi olsa gerek, çünkü Smith’i nerede Bush karşıtı bir hareket varsa orada görmek mümkün.

70’lerde ünlenen üç kadın sanatçı daha var ki, müziğe ve özellikle ikisi ses kullanımına getirdikleri yeniliklerle büyük önem arzediyorlar. 70’li yıllarda gerçekleştirdiği performanslarla avant garde’ın en popüler isimleri arasına giren Laurie Anderson, 1982’de çıkarttığı “Big Science”, ve 1984’de çıkarttığı “Mister Heartbreak” ile popüler albüm listelerine giren belki de tek avant garde sanatçısı olarak, popüler müziğin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Enstrümanı kabul ettiği sesinin olanaklarını araştırırken ulaştığı sınırlarla Meredith Monk 70’lerin sonundaki çalışmalarıyla dikkat çekicidir. Besteci, performans sanatçısı, sinema ve tiyatro yönetmeni, vokalist ve koreograf olarak ürünler veren Monk, bütün bu sanat dalları arasında kurduğu disiplinlerarası ilişkiler ve sanatını üzerine temellendirdiği minimalizm düsturu yanında, bu yazının konusu olan müzik dünyasındaki yenilikçi tutumuyla “arıza” olmanın da ötesinde bir yerdedir. 1979 tarihli ilk albümü “Dolmen Music” ve ardından gelen albümündeki vokal teknikleri olmasaydı günümüzde bize ilginç gelen pek çok kadın vokalist nasıl ortaya çıkardı merak konusu. Bu paragrafta anılacak son isim olan Diamanda Galas ise kelimenin gerçek anlamıyla arızalı bir kadındır. 3,5 oktavlık sesiyle bir terör makinası edasıyla şarkı söyler. AIDS’lilerden seks işçilerine, bağnaz dincilerden ırkçılara, kim onun için yanlış ise onun karşısında, kim onun için ezilense onun yanında ustura gibi keskin ve tehlikeli sesiyle bağırır, çığlık atar, söver, tekmeler, bıçaklar, öldürür, kanını içer insanın.

70’lerin sonundaki punk furyasından iki önemli isim çıktı. Başlangıçta Sex Pistols’ın yanında konu mankeniyken daha sonra kendi grubunu kuran ve gotik bir çizgiye yönelen Siouxsie Sioux ve ilk kadın punk grubu The Slits.

80’lerin artan liberal ekonomik halleri ve tüketim odaklı günleri arasında, müzik dünyası da önceki onyıllarda yapılmış iyi ve yenilikçi müzikleri ambalajlayıp satmakla meşguldü. Yenilikçi sesler tabii ki çıkıyordu ama daha çok erkek müzisyenler tarafından. Bu yıllardan günümüze kalan en önemli arıza ise Madonna oldu. Başlangıçta “Material Girl”, “Like a Virgin” gibi gündeme gayet uygun şarkılarla popüler olan Madonna’nın bu yıllara özgü bir pop ikonu olduğu sanılıyordu. Ama dinlerle olan kavgası, erotizme olan sevdası, albümleri, foto albümleri, konser şovları derken anlaşıldı ki Madonna pop müziğe yön verecek bir megastardı. Hem de megastarların kitlelerini ya da satışlarını korumak adına düştükleri ılıman durumlara düşmeden, yırtıklığı, kötü kız olmayı, kendi olmayı seçerek başardı bunu. Son yıllarda elverdiği Britney Spears, Christina Aguilera gibi ambalaj starlarının nasıl onun gibi olamadıklarını gördükçe, Madonna’nın farkı ve önemi ortaya çıkıyor.

90’ların başında punk’ın geri dönmesi ve grunge’ın patlamasıyla grunge içinde baş verip, sonradan bir akıma dönen Riot Grrrl hareketi yeni onyılda müzik dünyasının “arıza” kadınların nasıl olacağını da gösterdi bizlere. Cinsiyetçi karşıtı söylemleri, kimi zaman feminist yaklaşımları, kendilerine olan güvenleri, çıkarttıkları fanzinler, kurdukları ağlar ve sahnedeki azgın performanslarıyla Bikini Kill, L7, Courtney Love’ın grubu The Hole, The Breeders, Babes in Toyland akımın öncüleridir. Akıma ilham verenlerden avant garde punk topluluğu Sonic Youth’un bas ve vokallerini üstlenen Kim Gordon ve Lydia Lunch gibi isimleri de anmak gerekir. PJ Harvey’nin de adı Riot Grrrl ile anılabilir. Ancak ilk albümü “Rid of Me”deki kadın söylemi daha sonra yumuşamış ve daha içsel, kişisel konulara yönelmiştir. Yine de “Happy and bleeding for you,” (Mutluyum ve senin için kanıyorum) gibi sözler hâlâ kulaklarımızdadır.

90’ların bir diğer önemli şahsiyeti de Björk’tür. Şakacı ve mutlu bir orman cini gibi hayatımıza giren Björk, dönemdeşleri gibi dişli punk-rock şarkıları yerine daldan dalan atlayan tür zenginliği, deneyselliği ve kabına sığmazlığı ile “arıza” sayılabilir.

Günümüzde electro-clash türü içerisinde yer alabilecek Chicks on Speed, Miss Kittin, Coco Rosie, Peaches gibi isimler müzikal anlamda kararlı, sahnede sansasyondan ve cinselliği kendi lehine kullanmaktan kaçınmayan, hem tutarlı hem kafası karışık, hem içsel hem dışavuran yeni milenyum kadınının tezahürü olarak, elektronik müziğin nimetlerinden yararlanan deneysel müzikleri ile dikkat çekiyorlar.

Son olarak bizdeki duruma bakacak olursak, maalesef edebiyat alanındaki kadar çok arızalı kadın çıkmadığını görüyoruz bu topraklardan. 60’lardan bir tek Tülay German geliyor akla. Onu da bulduğumuz gibi kaybetmişiz. 70’lerde moda olan star imajının yanında durmayı başarırken kendine özgülükleriyle dikkat çeken Seyyal Taner ve Füsun Önal ilk akla gelenler. Dünyanın yeni keşfettiği Selda Bağcan gibi bir değerimiz var bir de muhalif duruşuyla. “Minik Serçe” lakaplı Sezen Aksu’yu arıza sayamayacağımıza göre koca seksenleri bir çırpıda çöpe atabiliriz. Şarkılarıyla değil de belki karakteriyle Nükhet Duru olabilir biraz. Bunu Naim Bey daha iyi bilir gerçi. 90’larda müziğe geri dönen Nazan Öncel, piyasadaki şarkı sözlerine getirdiği seçenekle arıza olmayı hakedebilir (buna da Naim Bey karar versin). Volvox’un en delifişek kızı Özlem Tekin, müzikal anlamda olmasa da kişiliğiyle arıza potansiyeli barındırıyor. Kriterimiz müzik olmasaydı çok arıza var tabii bu memlekette. Seda Sayan mı istersiniz, Yıldız Tilbe mi? Ama yukarıdaki yabancı örneklere bakınca hem müzikal bir değer içerip hem aykırı ve arıza olmayı başarabilen tek isim, bana göre, Umay Umay.

Mart 2007, Milliyet Sanat

Reklamlar
Published in: on Ekim 29, 2009 at 6:36 pm  Yorum Yapın  
Tags: