Garajdaki İşlenmemiş Ses

The Strokes, 2001 yılında “Is This It?” albümüyle müzik dünyasında arzı endam ettiğinde, grunge’dan beri bir rock bombası patlatamayan müzik yazarları ilan etmişti: “Rock kurtuldu!”. Aslında The Strokes’un yaptığı müzik bir yenilik önermiyordu. Sadece yozlaşmış müzik ve rock piyasasında garaj-rock’a dikkatleri yeniden çekmişti. Ama en azından bu satırların yazarının yıllar sonra gardrobun üzerinden bas gitarını indirmesi örneğinde olduğu gibi pek çok müzikseveri heyecanlandırmıştı. Rock ölüyor muydu da kurtuldu şimdiden bakınca belki anlayamayacağız ama son beş yılda sıkça isimlerini duyduğumuz rock gruplarını gördükçe (bkz. Franz Ferdinand, Interpol, The White Stripes, Blond Redhead vb.) bu albümün önemini daha iyi anlayabiliyoruz. The Strokes da büyük sükse elde eden bir debut albüm yaptıktan sonra ikinci albümde çuvallayanlar kervanına katıldı gerçi. Ama 9 Ocak 2006 tarihinde çıkan yeni albümleri “First Impressions of Earth” ile ilgimize mazhar olan Julian Casablancas ve arkadaşları, her ne kadar garaj-rock çizgisinden anaakıma meyletmiş olsalar da kulaklarımıza garaj-rock’ın o ham sound’unu çaldılar yine. Bu vesileyle bir hatırlayalım dedik, nedir bu garaj-rock?

Pek çok kaynakta elektro gitarı Les Paul’ün bulduğu yazar. Ama Leo Fender’in 1950’de mükemmel hale getirdiği tasarımı ve seri üretimleriyle elektro gitar, o günden bugüne müziğin seyrini değiştiren bir unsur olmuştur. Tasarımın üstünlüğünden çok burada bizi ilgilendiren seri üretim ve gitarın ucuzlamasıdır. Zaten rock’n’roll patlamıştır. Şimdi bu fırtınaya tutulan pek çok genç, hem de Ricky Nelson gibi bir pazarlama başarısını da gördükçe, müzik yapmak, kendini müzikle ifade etmek ve belli mi olur, belki de zengin olmak için müzik grupları kurmaya başlar. İşte bu hevesli Amerikan gençleri ilk müzikal deneyimlerini doğal olarak kendi kurdukları derme çatma stüdyolarda gerçekleştirdiler, yani evlerinin yanına bitişik garajlarda. Bir davul, bir bas, bir gitar ve bir radyo/teyp (onu ampli olarak kullanıyorlardı) ibaret bu donanım, normaldir ki çok kaliteli bir ses üretmiyordu. Fakat 60’larınn ortalarına gelindiğinde Amerika’da bu şekilde müzik yapan tonlarca müzik topluluğu vardı. Şanslı olanları yerel bir plak firmasıyla anlaşma imzaladı, daha şanslı olanları bu yerel firmadan ulusal bir firmaya zıpladı. Şans faktörü arttıkça kayıtlardaki ses kalitesi de yükseldi. O günlerden bugünlere de, ham sesler, prova ya da demo kayıdı kalitesinde bir ekipman, kısa, vurucu şarkı sözleri, basit akorlar ve bir garajda müzik yaparken ortaya çıkabilecek müziği tarif etmek için aklınıza gelecek diğer sıfatlarla anlatılabilecek bir müzik türü kaldı geriye, garaj-rock.

60’larda yarattıkları sound’a sadık kalarak 70’lerde de garaj-rock grubu kalmakta ısrar eden müzik topluluklarından en popüler olanlarını birkaçını hatırlayalım; 13th Floor Elevators, The Charlatans (indie ve İngiliz olanı eğil), Frijid Pink, MC5, The Monks, The Sonics, efsanevi Iggy Pop ve The Stooges, The Troggs. 70’lere ve başta Stooges, Ramones ve New York Dolls olmak üzere, punk daha patlamadan okyanusun diğer tarafında müzik icra eden proto-punk gruplara şimdilik ara verip, garaj-rock hadisesinin esas hamilerine bir parantez açalım, The Velvet Underground.

60’ların ikinci yarısında özellikle Amerika’nın batı sahilinde, çiçek çocukları dünyayı değiştirmeye, Avrupa’da pek çok yaşıtları belki biraz daha hafif uyuşturucularla onlarla aynı yolda yürümeye devam ederken, doğu kıyısında farklı bir durum vardı. Günümüze kadar Amerikan müziğinde yenilikçi ve cesur seslerin çıkageldiği bu yakada, Andy Warhol müziğe, özellikle rock müziğe ilgisini prodüktörlük seviyesine çıkarmıştı. Kendi eğlence müziğini icra etmeye çalışırken şaşırtıcı sadelikte bir vokal tekniği geliştiren Lou Reed ve avant-garde, dadaist müzisyen La Monte Young’ın yanındaki stajını tamamlamış viyolacı John Cale’in önderliğinde bir araya gelen dörtlü The Velvet Underground’un Andy Warhol’un dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Warhol’un Fabrika’sında gerçekleştirecekleri ilk performanstan önce, yeni prodüktörleri bir şart koşmuştu, bir kadın vokalist. Buzdan bir melankoli abidesi olan Nico’nun da katılımıyla VU, kendi müzikal arayışlarına ivme kazandıracak son kadrosunu oluşturmuş oldu. Cale’in minimalist tekniğine, Nico ve Reed’in monoton vokalleri, Steerling Morrison’un tom tomuna abanırcasına çıkarttığı vahşi ritmler ve Maurice Tucker’ın gitarı eklendi ve amplifiye edilmiş çok yüksek bir ses seviyesiyle sunuldu. Bu daha önce karşılaşılmamış kirlilikte bir sesti. Çiğ, cüretkar, monoton. Tekrarlar, mırıltılı vokaller, gitarlar ve viyolanın volümlü eziciliği. VU, Andy Warhol’un en büyük yapıtı olacaktı. Neticede çaldıkları rock müziğiydi, ama içine sanat girmiş bir rock müziği. Hiçbir zaman büyük bir liste başarısı gösteremediler, çok satmadılar ama VU, Beatles’tan sonra, kendinden sonra gelenleri en çok etkileyen müzik topluluğu oldu.

VU ile birlikte, garaj-rock’ın seyri de değişti. Bir yetersizlik olarak düşünülebilecek garaj-rock’ın ham ve kirli sesi, onlarla beraber, rock müzikde bir kışkırtmanın, karşı duruşun, cüretkarlığın ifadesi olarak, şapka çıkarılan bir unsura dönüştü. Ve yukarda isimlerini andığımız proto-punk gruplarıdan David Bowie’ye, Pere Ubu’dan Talking Heads’e, Sonic Youth’dan The Strokes’a kadar pek çok grubu derinden etkiledi. Bu etkilenim iki ayrı yönde oldu. Biri 70’lerin ikinci yarısında patlayarak müzik endüstrisini alt üst edecek punk infilağına giden sürece uzanırken, diğeri zaten yapılagelen bazı müzikleri tanımlamak için kullanılan art-rock tanımının içine yeni ve derin bir hat çizdi. Şimdi bu yollara dalalım.

Iggy Pop’un Stooges’u VU’dan birkaç yıl sonra kuruldu. VU gibi onların da ilk albümlerini alan bir avuç kişi gidip kendi gruplarını kurdu. Çünkü Stooges’un yaptığı müzikse ve bu müzik bile albüm çıkarmaya yetiyorsa bunu onlar da yapabilirdi. Ardılı The New York Dolls’un müziğinde biraz daha melodi ve ritm zenginliği vardı. Ama onlarda birkaç akorla müzik yapıyorlardı. Ramones durumu punk’a biraz daha yaklaştırdı. Amerikan proto-punk gruplarının ortak özelliği, müziğin basitliğiydi. Akorların basitliği, şarkıların akılda kalıcılığı, kısalığı. Garajdan yeni çıkmış gibilerdi. Önemli olan iyi çalmak, iyi ses almak değildi, çalmaktı. 76’da İngiltere’de Sex Pistols ortaya çıktığında Amerika’da beş yıldır punk çalan gruplar vardı. Garaj-rock’ın İngiltere’deki etkisine pub-rock denildi. Sonuçta İngiltere’de evler çoğunlukla bitişik nizam ve yine çoğunda garaj yok. Dolayısıyla gençler de mahallenin pub’ında soluğu alıyordu ilk müzikal deneyimleri için. The Clash’in Joe Strummer’ı, Elvis Costello ya da Ian Dury buna iyi örnektir. Hatta Avustralya’da INXS ve Midnight Oil, plak anlaşması silsilesine girmeden önce pub-rock gruplarıydı. Garaj-rock’ın seyrinin bu kısmında önemli olan “do it yourself” (kendin yap) mantığıydı. Punk’ı da derinden etkileyen bu müzik üretme biçimi, müzik endüstrisinin glam-rock’un ardından stadyumlara taşıdığı devasa bütçeli prodüksiyonlara duyulan bir tepkidir. Yani müzik endüstrisine. Müzik mi yapmak istiyorsun? O zaman tek ihtiyacın bir enstrüman. Çalmayı bilmene gerek yok. Tıpkı garajın yolunu tutan gençler gibi, ses kalitesi, virtüözite, müzikal birikim olmadan kendini müzikal olarak ifade etme ihtiyacı, zamanla müzik endüstrisine karşı bir duruşa sahip pek çok müzisyeni ilgilendiren bir hal oldu. Her ne kadar günümüzde “kendin yap” felsefesi çok varlık gösteremese de, müzik endüstrisinin sağladığı muazzam kayıt olanaklarını reddetme biçimi hâlâ varlığını sürdürüyor. Hatta sesleri aynen çalındığı gibi evlerimizdeki cihazlarda dinlememizi sağlayan High Fidelity (Hi-Fi) teknolojisine, dolayısıyla müzik pazarına karşı duruşu ifade etmek için Lo-Fi (Low Fidelity, düşük ses kalitesi?) başlığı altında toplanmış müzisyenler mevcut artık günümüzde.

Diğer yola gelince. Müzik tarihinde art-rock başlığı altına o kadar çok müzisyen ve topluluk alınmıştır ki. Pink Floyd, Yes, King Krimson’ın progresif rock’ından, Brian Eno’nun el verdiği Roxy Music, David Bowie, Captain Beefheart, Devo gibi isimlere, Alman Krautrock’ından, gotik, dark temelli Bauhaus, Faust gibi topluluklara, Tool’dan Radiohead’e, Frank Zappa’dan Joni Mitchell’e, Philip Glass’tan Peter Gabriel’e kadar pek çok müzisyen ve topluluk, ürettikleri müziklerde art-rock janrının içine girip çıkmışlardır. Çünkü art-rock tanımı, klasik pop şarkı formunun dışında kalan, söz-melodi-ritm deneylerine açık, jazz, klasik, avant-garde gibi farklı türlerin füzyonuna giren tüm müzikler için kullanılagelmiştir. Burada bizi ilgilendiren anlamıyla art-rock icracıları ise, garaj-rock ve VU’nun sahip olduğu ham, kirli ses olgusunun peşine düşmüş olanlar; Pere Ubu, Sonic Youth, Shellac, Suicide gibi topluluklar. Bu isimlerin müzikteki ortak kaygılarının VU’unkinden farklı olmadığını söyleyebiliriz. Önemli olan cüretkarlıktır. Kışkırtıcı, tehditkar, kendine güvenen bir ses örgüsü. Sesin kalitesinin değil, sanatın ilericiliği.

Garaj-rock, diğer türler üzerinde bıraktığı etkiler dışında, zaman zaman yeniden canlanmıştır. Bu canlanış, 60’ların rock’n’roll ve surf gruplarına methiye anlamına da gelen toplama albümler ya da dönemin fetiş enstrümanları olabildiği gibi, Sonic Youth’un da dikkat çekmesiyle başta Nirvana olmak üzere 70’lerin garaj-punk gruplarından derin izler taşıyan grunge akımının doğuşu benzeri etkilenimlerle de olmuştur. Tabii R.E.M., Butthole Surfers, Pixies, Throwing Muses, Breeders gibi sonradan ünü dünyaya yayılmış pek çok topluluğun, başlangıçta yerel radyo kanalları ve üniversite kampüslerinde çalan garaj-rock toplulukları olduklarını unutmamak gerekir.

Sonuç olarak, The Strokes’un “Is This It?” albümüyle dikkatleri yeniden garaj-rock’a çekmesiyle beraber pek çok lo-fi topluluğunun yanında, The Hives, The White Stripes, The Vines gibi topluluklar, endüstrinin pazarlama stratejileri ve devasa prodüksiyon maliyetlerine karşı garaj-rock ruhunu korumaya çalışıyorlar. Başarılılar mı? Bence değil.  Çünkü garaj-rock sadece rafine olmayan sesler değildir. Bir müzik üretme haleti ruhiyesidir. Yeni garajcılara bakınca ise, sistemin şimdi de bu kirli sesi pazarladığını görüyorsunuz.

Temmuz 2006, Milliyet Sanat

Reklamlar
Published in: on Ekim 29, 2009 at 4:36 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,