Aynalı Topun Altında

Madonna’nın “Confessions on a Dance Floor” albümüyle selamladığı disko yılları ve o çılgınlığın müzik, film ve giysilerle geri dönüşü yeni bir olgu değil. Ama daha açılış parçası “Hung up” da kullandığı ABBA sample’ı ile Madonna, yaşadığımız bu retro disko döneminde dikkatleri aynalı topa çevirdi. Eh, madem bu sesler ve görüntüler etrafımızı sardı, bir bakalım nedir bunun orijini, hangi süreçler 70’lerin sonuyla 80’lerin başını diskotek yılları yaptı, hatırlayalım istedik.

Aslında her şey beyazların rhythm&blues’u alıp adını rock’n’roll yapmasıyla başladı denilebilir. Ancak beyazların zevklerine göre çalabilirlerse ekmek bulabilen siyah swing ve caz müzisyenleri 50’li yıllara gelindiğinde yeni bir dans türü ortaya çıkardılar. Jump Blues denilen bu yüksek tempolu ve siyah jargonlu müzik, birkaç yıl içerisinde r&b formuna ulaştı. Yani içerisindeki boogie ve swing öğelerinin azaldığı, beyazlar tarafından da icra edilen daha popüler bir türe. Derken Elvis adında bir genç, yoğun blues, gospel ve country öğeleriyle bu tarzı nevi şahsına münhasır bir türe dönüştürdü. Onlarca Elvis benzeri müzik piyasasını kapladığında rock’n’roll doğmuştu.

Bu gelişimin toplumsal altyapısında ana etken, beyaz gençlerin siyah akranlarının davranış modellerine öykünmesidir. Hipster denilen bu gençler, yoğunlukla siyah müziği dinliyor, siyahların kendini ifade etmesindeki serbesiteyi istiyorlardı. Amerika’da İkinci Dünya Savaşı sonrası nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan bu gençlerin, kendilerini saran ahlaki sınırlar ve muhafazakar ebeveynlere karşı siyahların eğlence anlayışına özenmeleri doğaldı. İşin güzel tarafı bu gençlerin parası da vardı. Ve rock’n’roll sayesinde bu gençlerin cebindeki paraya gözünü diken müzik sektörü kurumsallaşmış oldu.

60’lara gelindiğinde siyah müzik önemli bir dönüm noktasına geldi. Bir taraftan piyasadaki pek çok siyah müzisyen beyaz gençlerin parasını kazanmak için rock’n’roll ve türevlerini icra ederken, bir grup caz müzisyeni özgür caz adı verilen ve cazın içerisindeki tüm beyaz ögelerden arındırılmış bir müziğin peşine düştüler. Doğal olarak siyah gençler de onların peşine düştü. Çünkü artık ayrımcılığa dur demenin zamanıydı. Ve Martin Luhter King’in barışçıl yaklaşımından Malcolm X’in ve Kara Panterler’in öfkesine uzanan bir skalada, siyah gençler haklarını aramaya başladılar. Artık ortalık biraz karışmaya başlamıştı.

Bu hengamenin içerisinde, en önemli rock’n’roll yıldızı Jackie Wilson’ı kaptıran bir prodüktör, tamamen kendi bildiği yolda müzik üretmek için, bir grup müzisyeni etrafına alarak kendi plak firmasını kurdu. Adamın adı Barry Gordy, plak firmasının adı ise bir sonraki onyılın siyah müziğine damgasını vuracak Motown idi. Motown, başlangıçta Ertegün’ün Atlantic’i gibi, hipster’ların cebindeki paraya gözünü dikmişti. Ardı ardına kendi popüler müzik yıldızlarını üretti. Diana Ross, Smokey Robinson, Four Tops, Jacksons Five, Temptations ve Marvin Gaye’in adını anmış olup, daha sonra geri dönmek üzere şimdilik Motown’ı burada bırakalım.

60’ların sonu geldiğinde, dünyanın dört bir yanında gençler -LSD kullanmış olsun olmasın- yeni bir dünya istiyordu. Rock’n’roll, Dylan, Beatles ve Rolling Stones’la bir isyanın müziğine dönüşmüş ve ortalığı beyaz rock’n’roll grupları kaplamıştı. Beyaz gençler, bir siyah gibi söyleyen Janis Joplin’i ya da onların istediği şovu vermeyi çok iyi bilen Jimi Hendrix’i seviyorlardı. Evet, siyah kardeşleri haklarını elde etsindi ama dinledikleri neredeyse her şarkının temelindeki siyah müziği bu kadar ilgilerini çekiyordu sadece.

Siyah kardeşlerin hak arama mücadelesi Hollywood’un da ilgisini çekti. Sidney Poitier hemen bir dizi filmde başrole çıkarılarak, daha önce birtakım yan rollerde gözüken siyah oyuncular devri kapanmış oldu. Ama oynadığı karakterler hep barış yanlısı, işlerini aklı selimle halleden, onurlu, temiz ve en önemlisi beyazlarla iyi geçinen insanlardı. Sokakta şiddetlenen çarpışmaların başrolündeki gençler için hiçbir şey ifade etmiyordu yani.

Derken, Melvin Van Peebles adında genç, girişken, yaratıcı bir müzisyen, varını yoğunu ortaya koyarak bir film çekti; “Sweet Sweetback’s Badaaass Song”. Daha önceki siyahi aktör filmlerinde de Quincy Jones gibi başarılı siyah müzisyenler görev yapmış ve hatta film müziği türünün ufkunu açmıştı ama “Badaaass Song”un müziklerinin yarattığı etki bambaşkaydı. Filmin müzikleri Earth, Wind & Fire’a aitti. Tabii, dağıtımcılar filmi göstermediler. Basın kampanya düzenledi. Çünkü bir siyah antikahraman bütün beyaz polislere haddini bildirip, hem de Meksika’ya kaçmayı başarıyordu bu filmde. Peebles, allem etti, kallem etti ve filmi siyahların yoğunlukta olduğu mahallelerdeki salonlarda vizyona soktu. Ne olduğunu tahmin edersiniz. Ardı ardına onlarca film çekildi.

Blaxploitation adı verilen tür, yalnızca bir sinema türü değildir. Türün en büyük özelliği müzikleridir. James Brown’dan, Isaac Hayes’e, Four Tops’tan Curtis Mayfield’a, Marvin Gaye’den Aretha Franklin’e pek çok siyah müzisyen, albümlerinde cesaret edemedikleri yenilikte film müzikleri yaptılar bu dönemde. Ve beyaz gençler yeniden siyah müziğe kulak kesildi. Bu sefer bütün siyah kardeşleriyle birlikte.

Bu arada özgür caza ne oldu derseniz; türün iki dehasından biri olan John Coltrane’in arayışları onu bir aziz mertebesine ulaştırsa da, bedenini tüketti ve 1969’da ölümüne neden oldu. Diğer deha Ornette Coleman ise, 70’lerin başından itibaren, daha sert, keskin, ritmik ve yine tamamen siyah bir müzik olan funk’a yöneldi. Ve takipçilerinin dikkatini bu müziğe çevirmiş oldu. Yani Funkadelic, Impressions, Gil Scott Heron, Sly & the Family Stone ve James Brown gibi topluluk ve müzisyenlerce icra edilen, Blaxploitation filmlerinin de arka planını oluşturan  türe.

Blaxploitation’ın fonundan gelen sadece funk da değildi, Quincy Jones’un 60’ların ortalarında örneklerini verdiği soul-jazz, Aretha Franklin, Gladys Night, Donna Summer gibi soul kraliçelerinin seslerinde, bu filmlerde yer aldı. Hatta özgür caz.

Motown aynı kafada gidecekti aslında. Ama Marvin Gaye, en sonunda Gordy’ye resti çekerek “What’s Going On?” dedi. Gordy’nin tüm karşı çıkmasına rağmen, Smokey Robinson ve Four Tops’ın desteğiyle, Gaye tüm zamanların en önemli albümlerinden birine imza attı. Ve artık Motown’ın da beyazların cebindeki paraya göre değil, sanatçılarının hissettikleri gibi müzik yapmasının zamanı gelmişti. Siyah gibi. Motown artık 70’lere damgasını vuracak bir plak firması olacaktı. Tabii, Diana Ross, Temptations ve diğerleri de.

Yazının konusu olan disko yıllarını hatırlayan biriyseniz, şimdiye kadar adı geçen müzisyenlerin adını da biliyorsunuzdur. Gelelim Blaxploitation’ın kelime anlamına. Black (siyah) sözcüğüyle exploit (kahramanlık, işletmek, sömürü) sözcüğünün birleşmesinden oluşan bu çok anlamlı terim, 70’lerin ikinci yarısında ne olduğu ve 70’lerin sonunda nasıl disko döneminin başladığının ipucunu veriyor aslında. Müzik piyasası olan biten bu hadiseye kayıtsız kalamayacağı için bu kadar büyük bir sektördür. Gerçi stadyum rock dönemine geçilmiş, glam, hard rock benzeri alt türlerde rock’n’roll hala pop müziğin kendisi olarak iyi para kazandırıyordu. Ama nasıl komediden pornoya, Holywood on yıl içerisinde 200’den fazla blaxploitation filmi çektiyse, müzik sektörü de bu müziklerin yüzlerce kopyasını çıkardı. Siyahı, beyazı bir sürü müzisyen artık funk, soul ve yakın türevlerinde dans müzikleri üretiyordu. KC and the Sunshine Band, Bee Gees, Boney M, Gloria Gaynor, Kool and the Gang, Chic, Village People, Pointer Sisters ve Eurovizyon’u kazanarak onlara katılan ABBA adı daha önce geçmemiş olup ilk akla gelenler.

Tabii, bu hareketli bir müzikti. LSD kafasıyla dinlenemezdi. Dinamizm gerekiyordu. Dolayısıyla yeni bir uyuşturucuya ihtiyaç vardı. Kokain böylece disko yıllarının vazgeçilmez eşlikçisi oldu. Eh, tabii büyük dans salonlarına ihtiyaç vardı. Studio 54 gibi diskotekler gerekiyordu. Dansın, ritmin ve uyuşturucunun ambiyansını tamamlamak içinde rengarenk ışıklar da gerekiyordu. Tepenizde dönen bir aynalı top varsa içerisi ışıkla dolabilirdi. Yine tabii siyahlar gibi renkli giyinmek ve saçları afro yapmak da moda oldu kaçınılmaz olarak. Tüm ihtiyaçlar türün yan ürünleri olarak sağlandı. Disko çılgınlığı böyle yaşandı işte. 76’da patlayan punk bombasının etkisiyle 80’lerin ortalarına gelindiğinde disko ateşi söndü. New wave ve elektronik müzik katkısıyla bambaşka bir dans formuna dönüştü. Bu da başka bir yazı konusu.

Meraklısına birkaç film önerisi: Isaac Hayes müzikleriyle “Shaft”, Curtis Mayfield müzikleriyle “Super Fly”, John Badham “Saturday Night Fever”, Tarantino’ “Jackie Brown”, Paul Thomas Anderson’ “Boogie Nights”, Tod Philips “Starsky & Hutch”.

Kasım 2006, Milliyet Sanat

Reklamlar
Published in: on Ekim 29, 2009 at 5:29 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,