Tamamen İngiliz, Tamamen Cool; Britpop

Bu ay zor bir işimiz var. Morrisey’in darmadağan ettiği bünyemiz toparlanmadan ve Paul Weller efendiye hazırlanırken Britpop’u seçtik konu olarak. İşimiz zor çünkü hikaye uzun.

En basit haliyle Britpop, 90’lı yıllarda İngiltere’de yapılan alternatif rock müziğini tanımlar. Tanıştığımıza memnun oldum ama bu basit tarif içerisinde o kadar yönelim ve kaynağında o kadar farklı beslenme alanları barındırır ki, hiç lafı gevelemeden hadiseye geçmek gerekir.

Müzikle az çok ilgilenen herkesin bileceği gibi İngiliz popüler müziği 50’lerin sonlarına doğru The Beatles ve ardından gelen Rolling Stones tarafından dünyaya armağan edilmiştir. İronik olan, Amerikan beat kuşağı ve siyah müzik mirası rüzgarına kapılan bu gençlerin yaptığı müziğin hiç de İngiliz olmadığıdır. Tabii başlangıçta. Zamanla ve The Who, Small Faces ve The Kinks gibi toplulukların da ortaya çıkmasıyla İngiliz gençleri de artık kendi kimlikleriyle bir müzik ortaya çıkartmaya başlar. Bu üç grubu aklınızda tutun, sayıları yüzlerle ifade edilebilecek dönemin İngiliz grupları arasında konumuz olan Britpop açısından bizi en çok ilgilendirenler bunlar çünkü. 60’ların sonlarından itibaren İngiliz müziği dünya üzerinde kendine gayet belirgin bir yer edinmiştir bile. 70’lerde rock müziğin deneysel mecraya yelken açan pek çok grubu arasında İngilizler ağırlıklıdır. Öyle ki 70’lerin sonu geldiğinde artık dünya popüler müziğinin yönünü İngiliz müzisyenlerin belirlediğini bile söyleyebiliriz. 70’lerin ilk yarısında ortaya çıkan glam-rock ve ikinci yarısında ortaya çıkan punk akımlarının Britpop’un temellerinde önemli rolleri vardır.

The Who, Small Faces ve The Kinks, 60’ların sonunda oldukça taraftar bulmuş bir altkültür olan modların müzik dünyasındaki sözcüleriydi. Keza modların ikinci hortlaması da 80’lerin ilk günlerine denk gelir. Dönemin ska gruplarının dinleyicileri arasında teddyboy’lar ve modlar, dazlaklarla yan yana durur. Fakat ardı ardına listelerde 1 numara olan parçalar üreten bir grup daha vardır o günlerde. Paul Weller’ın The Jam’i. 77’de Londra dışında, Woking’de kurulan The Jam de dönemin en baba punk grupları gibi çatır çatır punk çalmaktadır. Ama bundan pek kimsenin haberi yoktur. The Clash’den Joe Strummer’ın el vermesiyle The Jam İngiltere’yi alt üst eder. Strummer ve Mick Jones’un politik görüşlerinden etkilenen Weller, her zaman en büyük idolleri olan The Who, Small Faces ve The Kinks’in müzikal etkileri ve şarkı yazma kabiliyetiyle İngiltere’nin adı en çok anılan müzisyeni sıfatını kazandığında punk’ı geride bırakmış, new wave (yeni dalga, kabaca punk sonrası, punk etkili İngiliz müziği) kulvarında emin adımlarla ilerlemektedir. 83’de yaptığı müziğin kendini tatmin etmediğini söyleyerek grubu dağıtır ve The Style Council’i kurar. 89’da dağılan, funk ve soul etkisinde tipik bir 80’ler pop grubu olan Council’i bir kenara atalım. Britpop hadisesine bir katkısı yok çünkü.

Diğer taraftan başka bir İngiliz şehri, Manchester’da bir şeyler olmaktadır. Tam da Paul Weller kendini Style Council ile oyalamaya başlayarak hayranlarını ve en sonunda plak şirketini bile kaybederken, İngiliz gençlerinin yeni idolleri ortaya çıkar, Morrissey ve efsanevi The Smiths. Şahsi kanaatime göre gelmiş geçmiş en İngiliz müzik topluluğu. 90’ların ortasında az sonra adını anacağımız Britpop grupları çocukluklarını ne dinleyerek geçirmişler diye bir araştırma yapılsa (ki araştırma sayılmasa da geniş çaplı bir ankete rastlamıştım) üç grup diğerlerini ezer geçer. The Jam, The Smiths ve Joy Division. Jam’den bahsettim, Joy Division’a geleceğim, şimdi sahne Smiths’in. Morrissey öyle şarkı sözleri yazar ki, neredeyse bütün İngiliz gençliğinin duygularına tercüman olur. İçsel, şiirsel, insanın en derin, en yalnız duygularına dokunan şarkı sözleri. Depresif ve mizah dolu. Tipik İngiliz. Johnny Marr’ın gitarıyla bestelenen The Smiths şarkıları teker teker marş olur. Tabii efsanevi DJ John Peel’in ard arda programlarında çalmasıyla.

Manchester’da olan tek hadise Smiths değildir. 80’lerin başlarından itibaren “DIY, do it yourself” (kendin yap) mantığıyla büyük plak şirketlerinin ve müzik endüstrisinin boyunduruğuna girmek istemeyen müzisyenler ve prodüktörler kendi plak şirketlerini kurmaya başlar. Indie (indipendent, bağımsız) adını alan bu plak şirketleri pıtrak gibi bütün İngiltere’yi kaplar ve çok geçmeden listeleri ele geçirirler. Manchester çıkışlı diğer pek çok grubun albümünü basan Factory, The Smiths’in plak şirketi Rough Trade, 4AD, Mute ilk akla gelen ve sonradan efsaneye dönüşecek indie firmalardır. Diğerleri bir tarafa Factory konumuz açısından mercek altına alınmalıdır. Micheal Winterbottom’un 24 Hour Party People filminde pek güzel anlattığı gibi Tony Wilson adında bir İngiliz entelektüeli ve müzik aşığı, punk’ın ilk günlerine şahit olduktan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını idrak eder ve birkaç arkadaşıyla bir plak şirketi kurar. Joy Division ve solist Ian Curtis’in maalesef çok erken intiharından sonra aldıkları isimle New Order, Cabaret Voltaire, The Durutti Column, Happy Mondays, James ve Electronic Factory’den albüm çıkarmış ünlülerdir. Factory’ye döneceğim. Şimdi o sıralarda başka neler olmaktaydı ona bakalım.

86 yılında NME müzik dergisi daha önce bir kez yaptığı gibi okuyucularına indie gruplardan bir derleme kaset armağan eder. Rough Trade etiketiyle basılan bu albümde yer alan gruplar daha sonra kasedin adıyla anılacaktır, C86. Kasedin açılış parçası olması dışında diğer grupların adı silinirken “Velocity Girl” parçasıyla Primal Scream İngiliz müzik alemine parlak bir giriş yapar. Daha sonraları bu kaset indie müziğin başlangıcı olarak görülür kimi otoritelerce.

Manchester’a geri döndüğümüzde bir bakarız ki Manchester Morrissey’in kenti olmaktan çıkmış ve bir “çılgın”lığa doğru yol almaktadır. Başta New Order olmak üzere, ilk akla gelenleri Happy Mondays, The Stone Roses, Inspiral Carpets, The Charlatans, 808 State ve A Guy Called Gerald olan bir kısım müzik topluluğu post-punk gitar rifleri, funk-soul groove’ları ve yeni yeni dünyada tınlamaya başlayan techno ve house ritmleriyle yepyeni bir sound oluştururlar, Madchester. Factory’den Tony Wilson bir kez daha ortaya çıkar ve New Order tayfasıyla beraber Manchester’ın fabrikalar bölgesinde boş bir fabrikayı satın alarak gece kulübüne çevirdiği Haçienda, bu yepyeni bir eğlence ve dans kültürünün merkezi olur. Ucu rave kültürüne, dünyayı yıkıp geçen Prodigy’ye kadar uzanan bu gelenek bizi şu açıdan ilgilendirir; 90’lara ecstacy eşliğinde, 24 saat partiler ve acid house müziğiyle girer İngiltere.

Oysa Amerika cayır cayır gitarlar eşliğinde grungle’la girmiştir 90’lara. İngiliz rock müziği nereye gitmiştir? Ve İngiliz gençleri tekrar alırlar gitarları ellerine.

Bu arada modbaba Paul Weller inzivasından geri döner ve hadiseye el koyar. 91 ve 93’de iki solo albüm çıkararak yeniden piyasaya dönen Weller, etraftaki gençlere yol göstermeye başlar. İlk dönem Britpop grupları olan Ocean Colour Scene, Oasis ve Blur’ün müziğinde Weller kadar mod kültürünün ve ilk dönem İngiliz sound’unun, yani The Who, Small Faces ve The Kinks’in etkisi farkedilir. Weller, Ocean Colour Scene ve Oasis albümlerine danışmanlık yapar, hep beraber takılırlarken, Blur daha başta kendi tarzını ortaya koyar. 93 tarihli, Kinks etkili, popa kayan Modern Life is Rubbish albümü pek çok kaynakta ilk Britpop albümü olarak kaydedilir. Gerçi bazı kaynaklar 89 tarihli The Stone Roses albümünü, bazıları Oasis’in 94 tarihli Definitely Maybe, bazıları da Suede’in aynı tarihli kendi adını taşıyan albümünü ilk kabul eder.

Aslında İngiliz müzik yazarları 80’lerin ortalarından beri Britpop tanımını kullanmaktadır ama Britpop evrimini tamamlayıp olgun bir genç olarak ayaklarının üzerine dikilmesi için senelerin 94’ü göstermesi gerekir. İngiliz gençlerin duygularına Select dergisinin kapağında İngiliz bayrağı önünde poz veren Suede’den Bret Anderson tercüman olur: “Yanks go home!” (Amerikalılar dışarı!).

Sonra birbiri ardına İngiliz grubunun hitleri dünya müzik piyasasını kaplar. Liste çok uzun ama biraz daha isim saymak gerekir heralde: Pulp, Elastica, Cast, Supergrass, Echobelly, Shed Seven, The Boo Radleys, Dodgy, Muse, Placebo, The Divine Comedy ve tabii ki İskoçlar Belle and Sebastian, Travis ve Galli Manic Street Preachers bu dalgaya kapılan ünlüler.

Aslında Britpop gruplarının belirgin bir ortak sound’u yoktur. Onları birleştiren İngiliz cool tavrıdır. 90’ları ikinci yarısı da Britpop’un hakimeyetiyle geçer. Bu dalganın etkisi The Auters, Saint Ettienne, Super Furry Animals, Stereophonics, Radiohead ve The Verve gibi farklı kulvarlarda ilerleyen topluluklarda da görülür.

Tabii hemen bir İngiliz geleneği devreye girer ve 60’larda Beatles-Rolling Stones, 80’lerde Duran Duran-Spandau Ballet karşılaştırmalarında olduğu gibi İngiliz yazarlar Oasis ve Blur’ü kapıştırırlar. Oasis İngiltere’nin kuzeyini, Blur güneyini temsil ediyordur ama ilk defa karşılaştırılan iki grup elemanları gerçekten birbirlerinden hoşlanmıyorlardır.

2000’lere geldiğimizde Britpop etkisi dağılır. Her ne kadar Bloc Party, Coldplay, Kaiser Chiefs, Hard-Fi, Franz Ferdinand, Maximo Park ve Libertines gibi günümüz İngiliz gruplarında Britpop’un bariz etkisi gözükse de bu grupları Britpop grubu olarak sayamayız. Keza artık hiçbir grubu sayamadığımız gibi. 90’ların ortasında İngiliz gruplarının sahip olduğu dert, kendi kimliğini ortaya koyma problematiği, artık önemini yitirmiştir çünkü. Britpop gruplarının çoğu müzik üretmeye devam ediyor. Çoğu hâlâ cool’lar. Ama yine çoğu artık dünya yıldızı. İngiltere’den büyük egoları var çoğunun.

Bitirirken, muhtemel bütün eksiklikleriyle, bu yazıda yer alan her gelişim ve etkileşim sürecinin Britpop’u oluşturduğunu söyleyebiliriz. Tepki olarak doğduğu Madchester’dan, Oscar Wilde’a, punktan modlara, futboldan sinemaya, beş çayından kraliyet ailesine, indie müzikten işsizliğe, Monty Python’dan James Bond’a İngilizleri ilgilendiren, İngilizlere özgü her şey Britpop’u oluşturur.

Ocak 2007,  Millyet Sanat

Reklamlar
Published in: on Ekim 29, 2009 at 4:47 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,